1915’te Osmanlı Ermenileri’nin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.
Bu kitap ne sadece Ermenilere ne de sadece Türkleredir. "Ağrı'nın Derinliği", evsiz kalmanın, evinden uzak düşmenin acısını bilen, tahmin edebilen herkese yazılmıştır. Aidiyetimizin bize ezberlettiklerinin ötesinde bir 'Biz' olabilir mi? İçine hapsolmadığımız, dışına atılmadığımız bir 'Ev', bir 'Biz' kurulabilir mi? Ece Temelkuran, Ermeni ve Türk milliyetçiliklerine yakından bakarken, toplumların 'Biz'lerini kurma aşamasında neleri, nasıl dışarıda bırakmış olabileceklerini anlatıyor. Her kitabında 'Ötede duranları' yakına getirmeyi amaçlayan yazar, bu kez de Ermeni meselesi gibi 'Çekinceli' bir konuyu odağına alıyor?
“Bu topraklarda, 1915 yılında, karanlık bir yaz yaşandı. Kim suçluydu, kim daha güçlüydü, doksan yıl bu konuşuldu. Mesele şu ki konuşanlar bizler değildik. Hepimiz hikâyelerini eksik ya da fazla anlatan hayaletlerin çocuklarıydık yalnızca. Ama biliyorduk, o yaz bizim de utandığımız, yaşananlara koyulacak ad üzerinde kavga ederken eksik bir yasla geçiştirdiğimiz bir şeyler olmuştu.”
Bu cümleler Ece Temelkuran’ın kaleme aldığı Ağrı’nın Derinliği adındaki yeni kitabına ait. Bir buçuk günde elimden hiç düşürmeden okuduğum, Ermeniler’in travmalarını, korkularını, düşlerini, öfkelerini, hasretlerini, umutlarını, berrak ve akıcı bir dille anlatan bu kitabı sadece Türk-Ermeni ilişkileri üzerine kafa yoranlar değil, Türkiye’nin on yıllardır süren o yorucu kimlik arayışının köklerine inmek isteyen herkes mutlaka edinmeli.
Titiz gazeteci araştırmacı kimliği, edebiyatçı damarıyla pürüzsüz biçimde ördüğü bu yürekli çalışmasında, Temelkuran bizleri Erivan’dan Paris’e, Los Angeles’dan Boston’a Ermeniler’in kalbine taşıyor, yaralarını deşiyor, ve sevgili Hrant Dink’in kendisine adeta vasiyet saydığı, Türk-Ermeni sorununun tartışılmasına yönelik yeni bir dil oluşturmaya çabalıyor. Ermeniler’in hiç de homojen olmadığını, Diaspora içindeki ayrışmaları ve Ermenistan’daki soydaşları ile olan karmaşık, kimi zaman gergin bağlarını derinden, ve geniş bir karakter yelpazesi üzerinden tarif etmeyi başarıyor Temelkuran. Toprak taleplerini saçma bulan, soykırımı uluslararası platformda tanıtma çabalarının, Hrant’ın da yılmadan ifade ettiği gibi, Türkler’i daha sertleştirdiğini, ve geçmişin özgürce tartışıldığı bir ortama set çektiğini düşünen birçok Ermeniyle tanışıyoruz “Ağrı’nın Derinliği”nde, belli miktar tazminat karşısında “barışın satın alınabileceğini” anlatan şahinlerle de.
Bir yıldan beri hayatının yarısını Erivan’da geçiren biri olarak Temelkuran’ın birçok tespitine katılmamam mümkün değil. Birincisi, Ermeniler’in konuşmaya, toplumsal belleklerinde taşıdıkları cerahati akıtmaya ihtiyaçları var ve bu acılarını Fransızlar’a, Avustralyalılar’a değil, bizlere, Türkler’e anlatma ihtiyaçları var. Onları dinlerken bizim yüzümüzde beliren acı, gözlerimizde tutamadığımız yaşlar sadece onlara değil aslında bizlere de iyi geliyor. Zira Temelkuran’ın, kitabın sonlarına doğru Ermeniler’e seslendiği gibi “Bugün benim ülkemde ölüm bu kadar kıymetsizse, bu kayıtsızlık tarihi sizin ölümünüzle başlıyor. Bugün benim ülkem her türlü korkunç vahşete alışabiliyorsa, bu, yüzyıl önce sizlerin götürülüşüne alışmak kalmasıyla başlıyor. Ben, ülkem böyle olmasın istiyorum.” Evet, istemiyoruz. Ancak son günlerde yaşanan bazı gelişmeler ortak tarih komisyonu kurma teklifini Ermenistan hükümetine sunarak, kafalarımıza vurula vurula ezberletilen ve ucube yasalarla tartışmamız yasaklatılan resmî tarihin sorgulanabileceği sinyalini veren AKP’nin diyalog konusundaki samimiyetine gölge düşürüyor.
Bunların başında işadamı Kaan Soyak ile çevre uzmanı Nicolas Tavitian’ın girişimleri ve AB Komisyonu’nun desteğiyle Brüksel’de kurulan Türk-Ermeni İş Geliştirme Derneği’nin İstanbul’da şube açma başvurusunun reddedilişini sayabiliriz. “Nedeni açıklanmıyor” diyor yıllardır Türkiye Ermenistan sınırının açılması için didinen, ve Brüksel’de Ermeni soykırım tasarılarına karşı mücadele veren Soyak. Bir benzer olay Georgetown Üniversitesi’ne bağlı Institute for Turkish Studies adlı Türkiye üzerine araştırmalar yapan kuruluşun tepesindeki Profesör Donald Quataert’in başına geldi. Bir diğer meslektaşı, Donald Bloxham’in yazmış olduğu “The Great Game of Genocide” (Büyük Soykırım Oyunu) kitabı için kaleme aldığı önsözde, soykırım tezine destek çıktığı iddia edilen Quataert, işinden kovuldu. İddialara göre Türkiye’nin Washington Büyükelçiliği’nin direk talimatıyla. Eğer iddialar doğru ise Ermenistan hükümetine teklif ettiğimiz ortak tarih komisyonunun varacağı sonuçlar da ancak Türk devletinin tezlerine uygun ise kabul edilecek manasını çıkarabiliriz. Bu arada ölüm tehditlerine boğulan tarihçi Taner Akçam’a ABD’nin oradaki Türk örgütleri tarafından dar edilişi de işin cabası. Akademik özgürlük bunun neresinde demezler mi adama?
Kaynak: Taraf Gazetesi